Sessizliğe Mahkum Bir Blog
Televizyon
Turkcell – Yeni Reklam Filmi
6 Eyl

Bu akşam televizyonda, Turkcell‘in şu ıssız adada geçen reklam filmini ilk defa izledim.
Reklam filminde; Haluk Bilginer, Gülse Birsel ve Oktay Yurtalan (nam-ı diğer Selo) ıssız bir adaya düşüyorlar ve kendilerini adada yaşayan çikolata renkli bi arkadaş karşılıyor…
Daha cep telefonundan Turkcell’in yeni hizmetini kullanamayarak e-postasını okuyamayan bu arkadaşa bir şekilde birisi adadan kurtulmanın formülünü gönderiyor.
Reklamın mantık hatalarını kurcalamaya gerek yok, kendilerine göre bir ‘espiri‘ yapıyorlar herhalde…
Diğer takıldığım nokta ise reklamın sonunda kaçıp giden yerlinin arkasından Haluk Bilginer “peki ya biz?” şeklinde bir soru soruyor.
Bu soruyu sormadan hemen önce, kamera arkasındaki suflörün sesini duyuyoruz. İllaki televizyonun sesini iyice yükseltip, dikkatlice dinlemeye gerek yok, rahatlıkla duyuluyor…
suflör: Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri izleyicilere duyurmadan söyleyip hatırlatan erkek
2 kelimeyi herhalde Haluk Bilginer gibi usta bir tiyatrocu aklında tutabiliyordur, ozaman suflöre ne gerek var?
Peki suflörü kullandınız, bari adam bağırmadan sesini duyursun, tanımda ne diyor; “… izleyicilere duyurmadan…”
Tamam, suflörün sesi kayda girdi, bunların montajcısı, ses teknisyeni cartı curtu yok mu, ya da bu reklamı hiç izlemeden mi yayına veriyorlar…
(abarttım mı? :p)
Ne biçim reklam filmi çekimidir bu, alla alla :)
Yaptığınız işe biraz önem gösterin, değil mi…
HBK, Türkiye’de Fotoğrafçılık
7 Tem
Okan Bayülgen‘in sunduğu Herkes Bunu Konuşuyor‘da bu akşam ki konu Türkiye’de Fotoğrafçılık idi. Profesyonel olarak fotoğrafçılıkla uğraşan konuklarla iki saatlik kısa sayılabilicek bir program oldu…
Canlı yayımlanan programda; moda fotoğrafçısı Hasan Hüseyin, model ve moda editörü olan Ece Sükan‘ın fotoğraflarını çekti. Kurulan küçük bir stüdyoda, 22 mega pixel dijital makine ile çekilen fotoğraflar direk olarak bir laptop’a gönderildi, ve oradan da televizyon ekranına…
Programda Yaşar Atankazanır‘ın söylediği bir kaç şey ilgimi çekti;
Yapılan bir araştırmaya göre portre çekimi yapan bir fotoğrafçının diğer tarzlarda yaptığı fotoğraf çekimlerinde sağladığı başarı %70 imiş… Fakat, doğa, vahşi hayvan, sualtı vs. gibi türlerde başarılı olan fotoğrafçıların, portre dalında sağladıkları başarı %40mış. Bunun sebebinide portre fotoğrafçısının çok daha fazla detaya dikkat ettiğinden dolayı oluştuğundan bahsettiler…
Photoshop gibi fotoğraf manipülasyon programlarındaki renklerinde hiç bir zaman doğadaki renk tonlarıyla birebir aynı olamayacağından bahsedildi…
Her fotoğraf türü için, farklı makinelerin, farklı ekipmanların kullanılmasının gerekliliği ve önemi üzerildi duruldu…
Kısa bir program olduğu için, pek fazla zevkini çıkartamadım doğrusu, konuların üzerine pek detaylı sohbetler olmadı busefer…
Programın başlarında altta fotofunclub.com websitesinin adresi verildi, ben de reklam arasında girip şöyle bi baktım, ve program bitince üye olurum ve fotoğraflarımı gönderirim diye düşünmüştüm. Fakat öyle olmadı, en ucuz üyelik için 40 YTL istiyorlar… YUUUH ! diyorum sadece… ;)
Otopark Meselesi
24 May

Bu akşam Alman televizyon kanalı Pro7‘da yayınlanan PROMPT isimli programda otopark problemlerini işleyen bir bölüm vardı.
Almanya’da büyük alışveriş marketlerinin otoparklarında insanlar harıl harıl arabalarını koyabilecekleri boş bir yer arıyorlar. Bir tane boş alanda, programın elemanlarından bir tanesi duruyor, ve park etmek isteyenlere “burası dolu, arkadaşım geliyor şimdi…” diyor.
Türkiye’de de yapılıyor aynısı, benim de yaptığım oluyor, araç ilerden dönüp gelinceye kadar bir başkası park etmesin diye arabadan inip boş park yerinde durduğum oldu.
Gizli kameralarla, boş alana park etmek isteyenlerin tepkilerini ölçüyorlar. İlgimi çeken olay ise, hiç kimsenin orada duran adamı dikkate almaması, arabalarını adamın üstüne sürmeleri ve uzun tartışmalardan sonra arabalarını oraya park etmeleri oldu.
Türkiye’de (en azından ben yaptığımda) “araba gelecek” dediğim zaman, kimse inat edip park etmeye çalışmıyor. Bizde klasiklerden biridir, “dükkanın önü kapanmasın” mantığıyla dükkanların önüne pano, çiçek, kepenk vs. gibi malzemeler konarak kimselerin park etmesine izin verilmez. Babanın yolu mu?!
Almanların büyük bir inatla arabalarını istedikleri yere park etmelerini, ve bıdı-bıdı söylenen adamı hiç kafalarına takmadan arabalarından inip, uzaklaşmaları takdire değer…
Bizde bir de “ben gittikten sonra arabaya zarar verirler mi?” korkusu var tabii ki, bu yüzden bir çok kişi ‘değnekçilere’ para veriyor…
Erken Baskı
17 May
Bu akşam Hallmark‘da “Acele Baskı” adında bir diziye rastladım. Sadece sonunu izleyebildim ne yazık ki, fakat bu kısa süre içinde film hakkında yeteri kadar bilgiye sahip oldum.
Dizide bir kedi, kahramanımıza her sabah bir sonraki günün haberlerini yazan gazeteyi getiriyor. Yani yarın olacak olayları, bugün gazeteden okuyoruz.
Böyle bir şeyin olabileceğini varsaymak bana çok eğlenceli geldi :)
Öyle bir durumda kafayı sıyırırım herhalde, ne yapacağımı şaşırırım, hayatımda alt-üst olur sanırım.
Fimde adam insanların ölümleriyle sonuçlanan olaylara engel olmaya çalışıyor, ve bunu da başarıyor…
His name is Gary Hobson. He gets tomorrow’s newspaper today. He doesn’t know how. He doesn’t know why. All he knows is when the early edition hits his doorstep, he has twenty-four hours to set things right.
Dizi hakkında; hallmarkchannel.com & IMDb.com
Bi s.ktirin !
12 May
RTÜK, Digitürk üzerinde yayın yapan erotik kanalları kapatma kararı aldı, herhalde duymuşsunuzdur, duymadıysanız cnnturk.com.tr ya da medyatava.net haber sitelerinden okuyup, öğrenin…
Sebep olarakta bu kanallardaki yayınların ‘sanatsal içerik‘ taşımamasıymış, yani bu kanallar erotik yayın yerine porno yayınlıyorlarmış.
Hadi diyelimki gösterilenler ‘porno’, peki bu kanalları herkes izliyebiliyor mu? İlk önce Digitürk abonesi olmanız gerekiyor, sonra bu kanalların içinde bulunduğu paketi satın almanız gerekiyor. Daha sonra da izlemek istediğinizde, şifrenizi yazarak bu kanalları izliyorsunuz.
Kısacası bu kanalları izleyenler ‘isteyerek’ izliyor, sana ne adamın özel hayatından, zevklerinden. Zaten her önüne gelenin açıp, izleyeceği bir mekanizma yok ortada, ayrıcada sadece geceleri yayın yapıyorlar!
Bu tür yayınları zaten görmek/izlemek isteyen adam açar bilgisayarını, girer İnternete bi güzel bakar, Digitürk’den çok daha ucuza… Hatta gider Kadıköye, alır onlarca porno film, evinde izler TV’de. Kısacası olay şifreli kanallara gelene kadar bir sürü seçenek var.
Zamanında İhlas Holding’in bi internet servis sağlayıcısı vardı, (ya da başka birilerinin) hani kullanıcılarının erotik ve kumar sitelerine girişlerini engellerlerdi… Bu AKP hükümeti yakında İnternet’i de yasaklar, ‘günah’ diye…
Yukarıdaki karikatür, Penguen dergisinin bu haftaki (138. sayı) sayısından alıntıdır, büyük halini buraya tıklayarak görebilirsiniz…
Bilmeyenler için; ‘papyonlu tavşan’ Playboy‘un logosudur, Playboy’un ne olduğunuda kendiniz Google‘dan araştırın bi zahmet.
Not: Papyonlu tavşan, prezervatif anlamına gelmemektedir :)
HBK – Alışveriş Çılgınlığı
5 May
reklam: isim (reklâm) Bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol (tdk.org.tr)
Bu akşam Herkes Bunu Konuşuyor‘un konusu “alışveriş çılgınlığı” idi. Bu ‘alışveriş’ zincirindeki en önemli halkalardan biri ise reklamlar, ve bu yüzden reklam sektöründen konukların yanı sıra araştırmacılarda programa konuk olarak katılmışlardı.
Okan Bayülgen, yanına çağırdığı konuğuna (ki kendisi O’na “denek” olarak hitap etti) “Reklamlara güveniyor musunuz / inanıyor musunuz?” şeklinde bir soru sordu, e soru böyle olunca ‘Reklam Özdenetim Kurulu‘ başlıklı yazım aklıma geldi.
O yazıda Arçelik marka cep telefonunun reklam filminin izleyiciyi kandırığını ve ürünün özelliklerinin fazlasıyla abartıldığından yakınmıştım. Siz kalkıp böyle reklamlar yaparsanız, ben nasıl o reklamlara güvenebilirim ki?
Kadir Çöpdemir‘in hazırlayıp, sunduğu ‘Gerçeğin Ta Kendisi’ isimli programda (ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum ama) yine konu reklamlardı. Ve “Hiç bir reklamdan etkilenip o ürünü satın aldınız mı?” sorusu ise bu programın can alıcı sorusuydu.
Şöyle bir düşününce hiç bir zaman reklamdan etkilenipde ürün satın aldığımı hatırlamıyorum, acaba direk bilinç altıma mı işliyor?!
Bu arada bahsettiğim her iki program da NTV‘de yayınlanıyor, neden acaba sürekli ‘reklam‘ temasını işliyorlar, bu işte bi cinlik olmasın sakın… (ruhsal durumum: paranoyak)
Bilhassa sinema filmlerinin televizyonda reklamını çok garip geliyor bana, hiç bir kaliteli filmin televizyonda reklamı olmaz. Ben reklam kuşağında tanıtımları gösterilen sinema filmlerine gitmem, herzaman için o filmin adi bir yapım olduğunu düşünürüm. Böyle de ön yargılıyımdır işte…
Kısacası;
reklamların her zaman beni kandırmaya çalıştığını, güvenilir ve samimi olmadıklarını düşünüyorum…






